Yıllardır uğramadığım mahalle panayırına, akşamüstü sokağın başındaki davul sesini duyunca, merakla adım attım.
Kurdelelerle süslenmiş tezgahların arasında dolaşırken, her köşeden başka bir koku yükseliyor, satıcıların bağırışları, çocukların çığlıklarıyla birbirine karışıyordu.
Pamuk şeker kuyruğunu geçmeden, mis gibi tarçın kokusuna kapılıp lokma kazanının başına vardım; güleryüzlü yaşlı teyze, "Tazedir, yağını yeni değiştirdik," diye uzattı.
Sıcacık lokmayı ağzıma atar atmaz, çocukken aynı yerde babamın elimi sımsıkı tuttuğu o kalabalık günler aklıma üşüştü.
Bir yanda Karagöz’ün perdesi kurulmuştu; perde arkasından gelen sesler, önde kahkahalara boğulan çocuklara karışırken, ben de elimdeki tabağı unuttum.
Müziğin peşine takılıp meydanın ortasına vardığımda, bir grup genç halay çekiyor, kenarda duranlar elleriyle tempo tutuyordu.
Çekine çekine yanlarına sokulunca, içlerinden biri, "Hadi, ayaklarına bakma, kendini ritme bırak," diyerek beni aralarına aldı; ilk adımlarda tökezlesem de gülüşmelere ortak oldum.
Güneş ufka inerken lambalar teker teker yandı, sıra sıra asılan ampullerin titrek ışığında, pamuk şekerin pembe bulutları bile daha parlak görünüyordu.
Kalabalığın içinde yolumu bulmaya çalışırken, el emeği çini tabaklar satan bir tezgâha gözüm takıldı; üzerindeki nar desenleri, anneannemin mutfağını hatırlattı ve tereddüt etmeden bir tane aldım.
Geceye fener alayıyla veda ederken, serin rüzgâr saçlarımı karıştırdı; burnuma mangal dumanı karışmış karanfil kokusu gelirken, içim, sanki yıllardır eksik olan bir parçayı yerine koymuşum gibi ısındı.
Eve dönerken, parmaklarım hâlâ şerbetten yapış yapış, çantamda yeni tabağın sarılı olduğu gazete hışırdarken, "Seneye daha erken geleceğim," diye kendi kendime söz verdim.