Aylarca beklediğim Harbiye Açıkhava konserinin akşamüstü, iş çıkışı koştura koştura Kadıköy’den Beşiktaş vapuruna atladım.
İskelede simitçiye yanaşıp azar azar yiyerek, biletini düşürüp telaşa kapılan bir çifte yardım ettim; ilk iyilik, günün uğuru olsun dedim içimden.
Açıkhava’ya vardığımda biletçilerin "fazla bilet var" fısıltısı kaldırımlara sinmiş, içeriden prova uğultusu sızıyordu.
Ece "eli kulağında" dedi ama, saat tik tak ilerledikçe içime bir sıkıntı çöktü; zamana oynamak bana göre değildi.
Tam kapılar açıldı derken, üstümüze bir yaz sağanağı boşanıverdi; girişteki naylon yağmurluklardan ikisini kapıp Ece’ye birini uzattım.
Işıklar yanıp söndü; ilk şarkının ortasında elektrik kesilince herkes bir anlığına sessizliğe gömüldü, sonra dalga dalga bir uğultu yayıldı.
Solist, mikrofonu bir kenara bırakıp sahnenin ucuna geldi; "Kulak kesilelim mi?" diye fısıldadı, biz de istemsizce nefesimizi tuttuk.
Şehrin gürültüsü, yağmurun tıpırtısına karışırken, o hiçbir enstrümansız "Üsküdar’a Gider İken"i söylemeye başladı; tribünler ağız birliğiyle eşlik etti.
O ana dek taşıdığım bütün yorgunluk sanki bir düğmeye basılmış gibi söndü; kulaklarımın pası silindi, içime su serpildi.
Elektrik geri geldiğinde alkış tufanı kopunca, solist gözlerimize tek tek bakar gibi gülümsedi ve "Bunu birlikte yazdık" dedi.
Gece yarısı sokaklar ıslakken, Ece’yle Nişantaşı yokuşundan inerken, dudaklarımızda aynı nakaratla, "iyi ki geldik" demekten kendimizi alamadık.
Oysa gün boyu ertelemenin eşiğindeydim; meğer bazen insanın hayata bağlanması, bir şarkının cümle arasına sızan o küçük nefeste saklıymış.